H O Ş G E L D İ N İ Z



GERÇEKLER VE ADIM ADIM AYDINLANMA - Blogcu


GERÇEKLER VE ADIM ADIM AYDINLANMA

Tanım

*** SEVGİ, BARIŞ, ADALET, ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA İLKELERİ ÜZERİNE KURULU DİNLERDEN BAĞIMSIZ BİLİMSEL FELSEFE ***


* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Bağlantılarım

* Bilimsel felsefe

Kategoriler

  • Ataturk Kosesi
  • Bilim
  • Din
  • Diyalektik Tasavvuf
  • Felsefe
  • Sarki Sozleri
  • Siirler
  • Tarih
  • Özlü sözler

  • SON YAZILARIM

    ERKEN İSLAM KOMÜNCÜLERİ
    YORUMLARA YANIT
    ÇELİŞKİLER-3
    ÇELİŞKİLER-2
    ÇELİŞKİLER-1
    DİNCİLERDEN İNCİLER
    HZ.MUHAMMED'DEN ÖNCE
    DEVE OLAYI - CEMEL SAVAŞI
    İRTİDAD OLAYI
    GARANİK OLAYI
    TAHRİM OLAYI
    TEBENNİ OLAYI
    İFK OLAYI
    HARRA OLAYI
    HZ. MUHAMMED'İN ÖLÜM EMİRLERİ
    PEYGAMBERLERİN GÜNAHLARI
    ALLAH'A TANRI DENİR Mİ?
    PUTPEREST İBADETLERİ
    İSLAM'DA YÖNETİM ŞEKLİ
    ALLAH HERŞEYİ BİLİR Mİ?
    KUR'AN'DA MUCİZE YOKTUR!
    İKİ DENİZİN BİRBİRİNE KAVUŞMASI
    KUR'AN'DAKİ ÇELİŞKİLER
    KUR'AN'DAKİ BİLİMSEL ÇELİŞKİLER
    KİTAB-I MUKADDES İLE KURAN ARASINDAKİ ÇELİŞKİLER

    ERKEN İSLAM KOMÜNCÜLERİ


                           KARMATİLER


    İslamiyet başından itibaren kavga-çekişme dini olmuştur. Muhammed’in ölümüyle başlayan iktidar mücadelesi sonrasında Hulefa-i Raşidun denilen 4 halife döneminin 3 halifesi cinayete kurban gitmiştir. Cemel ve Sıffin savaşları, Harra ve Kerbela katliamları Müslümanların birbirini kırdığının tarihi göstergeleridir. Daha İslam’ın ilk asrı tamamlanmadan, siyasi çatışmalar, toplumsal hareketlenmeler ve halk ayaklanmaları yükseldi.  Bu hareketlenmelerin ilk çıkış nedeni Ehlibeyte yapılan zulüm ve katliamlardı. Ezilen,  hakkı yenilen  ve rejime muhalif tüm kesimler, Ehl-i Beyt davası güden Şia ve alt fırkalarında toplandılar. 

     Ehl-i Beyt davası adına ortaya çıkan, Emevilere karşı , bu kesimlerle ittifak kurarak iktidarı ele geçiren Abbasiler, mazlum halkların beklentilerini gerçekleştirmediler. Halka sırt dönüp, zalim ve despot bir düzen kurdular. Bu süreç, halkın daha radikal eğilimler göstermesine neden oldu.


    İsmaililer

    8. yüzyılın ikinci yarısından sonra Şia içinde ılımlı-radikal ayrışması yaşandı. İslama karşı tutum alan radikal İsmaili akımı ortaya çıktı. Ilımlı Şiiler, bu gelişen radikal hareketi Batınilik olarak görerek reddettiler. İsmaili hareketi, direk Abbasi yönetimini hedef alarak yeni bir İslam düzeni alternatifiyle ortaya çıktılar.


    Diğer Batıni hareketlerde olduğu gibi İsmailiye’de de mehdilik-mesihçilik inancı hakimdir.  Kaim adını verdikleri bir gizli imamın geleceğine inanırlardı. İnançlarına göre peygamberler içinde natık (konuşan) olanlar vardır ve bunların her biri kendi şeraitini getirmiştir. Her gelen öncekinin şeraitini iptal etmiştir. Kaim de natık peygamberlerdendir ve öncekilerin şeraitini ortadan kaldıracaktır. Önceki natık peygamberlerin Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve  Muhammed olduğunu söylerlerdi. Kaim, bunların 7.si olacaktı ve yeni bir düzen kuracaktı. Yani ismaili akımın kurtuluş inacında Kaim vardı.


    İlk dönem İsmailileri tarafından hareketlerinin adı dava, davaya katılanlar da Dailer olarak adlandırılmıştı. Dâîler, eylemlerini Irak, Pers, doğu Arabistan ve Yemen topraklarına yaymaya başlamışlardı. Dailer, Müslümanları onları kurulu düzenin adaletsizliklerinden kurtaracak ve Ehl-i Beyte yeniden hilafeti kazandıracağını söyledikleri İsmaili İmam Mehdi ile dayanışma yapmaya davet ediyorlardı. İsmaili Dailerin bu daveti başarıya ulaşmış ve Hicri 2.yüzyılda Kuzey Afrika’da ilk Şii devleti olan Fatımi devletini kurmuşlardı. (910)


    Karmatiler


    Karmat ya da Karmatî kelimesinin menşei hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Öyle anlaşılıyor ki bu kelime adını tarikatın kurucusu olan Hamdan b. Karmat'tan almış olmalıdır.   Ancak bu sahsın adının Hamdan b. Eş'as olduğu da rivâyet edilmektedir. Kûfe yakınlarında kendi başına derviş hayatı yaşayan ve hamallıkla geçinen Hamdan, halkın yoksulluğu ve Abbâsîler'in ülkede meydana getirdiği baskıdan dolayı "ortak mülkiyet" anlayışını amaç edinen bir tarikat kurdu. Zenginlerin malını paylaşmayı ana ilke olarak benimseyen bu tarikat, kısa sure içinde bütün Irak'ta yayıldı. Görünüşte dini, gerçekte ekonomik bir hüviyet taşıyan bu tarikatın politik düşünceleri de vardı. İslâm Dini'nin getirdiği kuralların birçoğunu gereksiz sayıyor, özellikle Mazdekçiliğin görüşlerine uygun düşünceler ileri sürüyordu. (Neşet Çağatay, Ahilik, 66)


    Kurulu düzeni yıkmak amacıyla yola çıkan Karmatiler gizli örgüt kurarak yasa dışı bir hareket olarak bütün illegalite kurallarını uyguladılar. Buna uygun bir disiplin ve hiyerarşik sistem kurdular. Hücreler biçiminde ve en tepede İmam'ın bulunduğu hiyerarşik yapıda gizli bir teşkilat oluşturdular.


    Karmatiler, toplumsal yanı ağır basan, birçok mazlum halkı ve ezilen çeşitli sınıf ve tabakaları bir araya getiren bir halk hareketi örgütlediler. Irak, Horasan, Azerbaycan, Şam, Yemen, Kuzey Afrika gibi geniş bir alana yayılan hareket; köylüleri, Arap kabilelerini, Arap-İslam hakimiyeti altındaki İranlı, Türk, Nabati; Süryani, Arami, Afrikalı ve Berberi halkları ve yanı sıra, aralarında esnaf, küçük tüccar ve çulsuz serseriler gibi şehirli kesim ile kırsal alandaki kabile yoksulları ve köylüleri, uzak bölgelerdeki Arap olmayan mazlum halkları ve Irak topraklarında angarya usulü çalıştırılan köleleri içeren geniş bir tabana yayılıyordu. Zalim Abbasi iktidarına, onlarla işbirliği yapan Fars aristokratlarına, büyük tüccar tabakasına, büyük toprak ağalarına  karşı bir ihtilal hareketine dönüştü.


    Nitekim beklenen ilk isyan Vasıt civarında (Kûfe) Hamdan ile başladı (Massignon, a. g. e. , VI, 353 a). Hareket çöldeki Arap bedevilerinden destek görmemekle birlikte Sevâd köylüleri arasında geniş bir şekilde yayıldı. Bu isyan özellikle her sene şahıs başına bir dinarlık yeni bir vergi konulmasına karşı bir tepki idi. Karmatilerin bu hareketi yaklaşık olarak on sene devam etti. (890-901)

     

     İkinci Karmatî hareketi ise Bahreyn'de ortaya çıktı (899). Ebû Said el-Cennâbi liderliğinde başlayan hareket, bedevilerden ve bu mezhebe bağlı olanlardan birçoğunun da desteğiyle bir hayli güç kazandı. Bahreyn Karmatilerin hâkimiyetine girdi.


    Birçok bölgede komünal düzenler kurdu. Bu komün düzenleri 100-150 yıl boyunca varlıklarını sürdürdü. Bu nedenle, o döneme dek var olan kurulu düzenin tüm denge ve kavramlarını alt üst etti. 


     Karmatî faaliyetinin en büyük merkezi durumuna gelen Bahreyn'de güçlü ve iktisâdî bakımdan başarılı ve dayanıklı bir devlet kuran Karmatiler  Fatımîlerden de manevî yardım alarak Bağdat'ta ikâmet eden Abbâsi halifelerine korkulu günler yaşattılar.  Nitekim Halife Mu'tezid tarafından gönderilen el-Abbâs Amr el-Ganavi ve kuvvetleri, Ebû Said ve Maiyyeti tarafından yenilgiye uğratıldı. (900)


    Bu noktada Ebu Said El Cenabi’nin Abbasi halifesine gönderdiği mektuba bir göz atalım:


    "Ey Abbasoğlu;

    Yemin ederim ki; nefsin seni aldatmış; eremeyeceğin makama gözünü dikip tamah edersin ve bulamayacağın mertebeyi sana hoş göstererek seni hırslandırmıştır.

    Bunun için kalktın, katiplerinin hakkımda görüş birliği içinde söyledikleri şeyi alıp yazdırdın; beni, kötülüklerle andın, karalayıp lekeledin ve çirkin sıfatlarla nitelendirip damgaladın.

    Ey Abbasoğlu ! onlar adına benimle tartışmaya girip, davaya (güya) Kuran'dan delil getiren adam ! Sen ki; (sarayda) her türlü içkiyi zıkımlanırsın, çalgı çalıp çengi ve rakkaseler oynatırsın; yabancı erkeklerin karşında çalıp oynamasına, gılmanların boynuna sarılıp kucağına oturmasına heveslenirsin; çeşit çeşit fisk-ü fücur ve bu arada livata ile vakit geçiren kişisin.

    İyi insanların camilerini yakıp yıktığımı söylüyorsun. Doğrudur, bu tür camilerin hepsini yaktırdım. Çünkü o ibadet yerine gidenlerin çoğu, Allah karşısında yalan söyleyip riyakârlık yapıyordu. Her türlü yozluğu, sapıklığı buralarda kararlaştırıp Allah şeriatı diye gösteriyorlardı. Oralarda bizzat Allah'ın peygamberine iftira edilip, sapkın yollar meşru gösteriliyordu. Böyle cami ve mescitlerden yıkılmaya ve viran edilmeye daha layık ve müstehak hangi mekan olabilir ki ?

    Güya "Muktedirbillah" ünvanı taşıyorsun. yani Allah'ın kudretine maliksin veya ondan güç kuvvet alıyorsun ! Bak hele sen ! Hangi orduyla savaşıp yenebildin; hangi düşmanı elde kılıç kovaladın? Dolayısıyla sen değil Muktedirbillah olmak; olsan olsan fasıkların emiri olursun. Müminlerin emiri olmak sana yakışmaz çünkü.

    Bir de bana bak; kabilesi ve yakınları arasından çıkmış biriyim. Hürmete itaat onlar için yaptıklarımdan kaynaklanıyor. Beni yüceltmiş şan ve şeref vermişlerdir. Onlar sayesinde onlarla birlikte yükseldim.

    Ey Abbasoğlu, bir daha beni tehdit etmeye kalkma; şimşek çakar gibi korkutma yoluna gitme. Her neye azmettiysen sözünde dur. Görülecek hesabın varsa, gel de gör !"

    Faik Bulut-İslam Komüncüleri)


    Karmatiler, İslam şeriatının kimi söylemlerini oportünistçe kullandılar. Çoğu zaman İslamı bir maske olarak kullanıp propaganda yapıyorlardı. Amaç, yandaş kazanabilmek, toplumsal muhalefeti örgütleyebilmek; dini söylemleri kullanarak şeriat düzenini ortadan kaldırmaktı. Bunun için de gizli imam eksenli Batıni, metafizik bir söylem tutturdular. Din ile felsefe arasına köprü atıp, akılcı yorumlarla, kendi kuracakları düzenin propagandasını yaptılar; İslam şeriatının ve düzeninin iptali için teorik temel oluşturdular.

    Karmatilerde içki haram değildi, şarap içiyorlardı. Güneş doğmadan iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kılmanın, yılda iki gün oruç tutmanın yeterli olduğuna inanıyorlardı. Kıbleleri Mekke değil, Kudüstü. Dinlenme günü Cuma değil, pazardır. Laik bir yönetim uyguluyorlardı. Başlangıçta korsanlık yaparak zenginden alıp yoksullara dağıtıyorlardı. Bundan dolayı Robin Hood’un ataları denilebilir. Aynı zamanda komüncü uygulamalarıyla Şeyh Bedrettin hareketinin de ataları demek yanlış olmayacaktır.


    Bahreyn'de Karmatî devletinin başında bir hükümdar bulunuyor ve halk, altı kişilik bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bunlar oruç tutmuyor ve namaz kılmıyorlardı. Bir kişi fakirleştiği veya borçlandığı zaman, toplum fertleri tarafından yapılan yardımlar sayesinde eski haline gelebiliyordu. Bölgeye gelen yabancı bir zanaatkârın yerleşmesi için gerekli para derhal bulunuyor ve hatta fakirlerin evlerinin tamir masrafları devlet tarafından karşılanıyordu (Bernard Lewis, Tarihte Araplar, çev. Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul 1979, s. 133-134). Devlet teşkilatı birçok yönden komünizme benziyordu. Örneğin vergiler toplanıyor ve toplumun fertleri arasında ihtiyaçlarına göre bölünüyordu. Komünal Karmati düzeninde üretim her işin başı sayılmıştır ve kadın-erkek, yaşlı-genç, büyük-küçük herkes üretim faaliyeti içinde konumlandırılmış; herkesin mülkiyet ortaklığına girmesi için siyasi faaliyet yürütülmüştür.


    Bağış-vergi sistemiyle kurdukları dayanışma sandıkları, zamanla bütün mülkiyetin ortaklaştığı bir düzene dönüştürülmüştür. Toplumun bütün kesimlerinin elindeki mal ve mülk halkın malı haline getirilir. 


    İslam düzeninde geçerli olan bütün şeriat yasaları iptal ediliyor. Yerine insanı merkez alan bir felsefi yaklaşım oluşturuluyor. Yaygın bir eğitim faaliyeti örgütleniyor. Kimsenin inancına karışılmıyor. Her inanca hoşgörüyle yaklaşılıyor. Yalnız, İslam devletinin  simgesi olan camiler yıkılıyor, şeriatı yeniden kurmayı amaçlayan faaliyetler yasaklanıyor. Kadınlar, dönemin koşulları içinde oldukça özgür ve erkeklerle her alanda eşittiler.  Kadına eş seçme, dilediğiyle birlikte yaşama ya da ayrılma hakkı tanınıyor.

     

    Ebû Said'den sonra Karmatilerin basına küçük kardeşi Ebû Tahir Süleyman geçti. (914) Ebu Tahir zamanında da Basra ve Kûfe Karmatilerin eline geçti. Mekke yolunun Karmatiler tarafından tehdit edilmesi sebebiyle müslümanlar o yıl haclarını edâ edemediler. (925)


    930 yılında Ebu Tahir, Hac zamanı Mekkeyi fethetti. Kabe’yi basıp hacıları kılıçtan geçirdi. Binlerce Müslüman öldürüldü. Kabe’nin kapısı kırıldı, örtüsü parçalandı, duvarlarına hasar verildi. HacerülEsved taşı sökülüp Hecer’e götürüldü. 10 yıl boyunca Mekke’yi ellerinde tutarak haccı engellediler. Yaklaşık yirmi iki sene ellerinde tuttukları Hacerülesved taşını dost gördükleri Fatımî halifesi Mansur'un ricası ile iade ettiler.


    İslam coğrafyasının her yanına yayılan ve kurulu düzenin bütün kurumlarını yerle bir eden bu hareket, başlangıcından sonuna kadar düşmanlarının siyasi, ideolojik, askeri saldırılarına, hile ve entrikalarına, karalamalarına maruz kalmıştır. Bahreyn ve Yemen'de 100 yıl yaşayabilen komünler; geniş coğrafyada ise küçük komünal adacıklar halinde 150 yıl boyunca varlığını sürdürmüştür.


    Karmatiler, Fatımî Halifesi Mustansır devrinde yıkıldılar. Onların ortadan kaldırılmaları iki safhada gerçekleştirildi. Birincisi, Ehl-i Sünnet mensuplarının gerçekleştirdiği bir dizi isyandan sonra 1066 yılında Uval Adası, Bahreyn Karmatilerinin hâkimiyetinden çıktı ve Abbâsilerin hâkimiyetine girdi.                                                                                                     İkincisi, Bahreyn'deki Sünniler, Karmatilere karşı isyan eden Abbâsi taraftarlarının etrafında toplanarak, Ahsâ şehrinin kuzeyinde Karmatileri kuşattılar. 1078 yılında yapılan Hendek savaşında onları yendiler. Bu savaş, tarihin en önemli savaşlarından biri sayılır. Çünkü bu, yaklaşık iki asır boyunca  Müslümanlar ve Abbasi devleti için korku ve heyecan kaynağı olan Karmatî Devletinin ortadan kalkmasına sebep olmuştur. (H. İbrahim Hasan, a. g. e. , IV/5, 314)


    Karmatiler tenâsuha inanırlar (Çağatay-Çubukçu, I, 59). Bunların inançlarına göre cennet, dünyadır. Dünyada rahat, mutlu ve geçimi yerinde olan bir kişi cennettedir. Gerçek cennet insanın derin bir zevk ve keyf içinde yaşamasıdır (Çağatay, Ahilik, 66).
     Sünnî İslâm’ı ortadan kaldırmak hususlarında İslâm dünyasının başına büyük belalar açan ve şeraitçilere rahat nefes aldırmayan Karmatiler, arkalarında çok önemli dersler çıkarılacak  bir tarih bırakarak sahneden çekildiler.

     

     

     

     

     

     

     


    Tarih: , 12/6/2009 Kategori: Tarih
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    YORUMLARA YANIT

     

    Değerli ziyaretçiler;


    Gönderilen yorumların tümü onaydan geçmeden yayınlanıyor.

    Sadece yorumlar içinde çirkin küfürler yer aldığı takdirde silmem gerekiyor. Gerçi şimdiye kadar sadece 1-2 yorumu silmek zorunda kaldım. Seviyelerinden dolayı tüm yorumculara teşekkür ediyorum.

     

    Yorumlara yanıt vermeyi, yorumları tartışmayı uygun bulmuyorum.

    Bu tür tartışmaları forumlarda yapıyoruz.

    Herhangi bir konuyu tartışmak, ya da bir soru sormak isteyen arkadaşlar isterlerse forumlardan beni bulabilirler. Örneğin:


    http://www.bilimselfelsefe.net/


    forumundan ulaşabilirler.

     

    Her düşünceye ve inanca saygım var.

    Gönderilen yorumlardaki fikirlere de.

    Ben de yanılıyor, yanlış düşünüyor olabilirim.

    Ancak şunu özellikle vurgulamak istiyorum;

    Yazdıklarımın tümü kaynaklıdır.

    İslami konularda da yazdıklarım ya ayetlere ya da hadislere dayanır.

    Hadislerin de İslam tarafından sahih olarak görülenlerine itibar ederim.

    Hiçbir bilgi benim uydurmam ya da çarpıtmam değildir.

    Bunu anlayabilmek ya da yazdıklarımın doğruluğunu sorgulayabilmek için kaynaklara müracaat edilebilir veya Google'dan araştırılabilir.

     

    Yorumlarda inancımla ilgili sorular var.

    Ben Tanrı'ya inanıyorum.

    Tanrı'dan başka da hiçbir kutsala itibar etmiyorum.

    Felsefe olarak ise Diyalektik Tasavvuf'u savunuyorum.

    Nickimden anlaşılacağı üzere Panteist-Panenteist görüşlere yakınım.

    Tabi bunlar hep inanç, bir gerçekliği olduğu iddiasında değilim.
    Ama bu inancımın hiç kimseye bir zararı yok. Dinler gibi çatışmalara, savaşlara, katliamlara neden olacak bir niteliği yok. Tamamen insancıl bir inanç ve insan ile tanrısı arasında. Topluma egemen olma, kurumsallaşma, yayılma gibi düşüncelere, hedeflere sahip değil.

     

    Selamlar-Sevgiler

     


    Tarih: , 6/6/2009 Kategori: Din
    Yorum (7) | Yorum yaz | Bağlantı

    ÇELİŞKİLER-3


                                        
      HANGİSİ DOĞRU

    Darı mı zakkum mu?

    Kelime-i tevhid olarak adlandırılan “Lailaheillallah”ın “Allah'dan başka ilah yoktur.” anlamına geldiğini biliyorsunuz. Ayetteki "İlla" sözcüğü kesinlik ifadesidir. “İlla”dediği takdirde başka bir ilah düşünülebilir mi? Kesinlikle düşünülemez. Birisi çıkıp ta “Allah demiş ama, Zeus da olabilir Allah ile birlikte” diyemez.

    Arapça’da La, Lem, leyse sözcükleri kesin olumsuzluk belirtirler. Örneğin;

    Hud-16. Ulâikellezîne leyse lehum fil âhıreti illen nâr ve habita mâ sanaû fîhâ ve bâtılun mâ kânû ya'melûn

    Fakat onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur.

    "La ilahe illa allah" ne kadar kesin ise;

    "Leyse lehum taâmun illâ min darî" da o kadar kesindir. (Gasiye-6)

    (Cehennemde) Darı dikeninden başka yiyecekleri yoktur.

    Yoktur ilah Allah'dan başka.
    Yoktur yiyecekleri darıdan başka.

    Vardır diyemez kimse.
    Diyorsa Allah'dan başka da ilah olabilir.

    Gasiye-6'da kesin bir şekilde "Lailaheillallah" der gibi, "(cehennemde) darıdan başka yiyecek yoktur" der ama;
    Duhan suresinde öyle demez.

    Duhan/ 43-46. Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.

    Meal tahrifatçılarının elinde olsa zakkumun darıyla aynı olduğunu söyleyeceklerdir. Bunu yapabilmek için çok araştıran da olmuştur muhakkak. Ama zakkum, darıdan farklı bir bitkidir.
    Peki, cehennem yiyeceği olarak hangisi doğrudur?
    İkisi de doğruysa, ikisi de cehennem yiyeceği ise neden Gasiye-6’da “Allah’tan başka ilah yoktur” der gibi “Darıdan başka yiyecekleri yoktur” denmiştir? Halbuki “Darı ve zakkumdan başka yiyecekleri yoktur.” denmesi gerekmez miydi? Ya da madem ki sadece darı denildi, başka ayette zakkum denilmemeliydi. Sanki “sadece darı” denildiği unutulmuş gibidir. Zaten Bakara-106’da bir ayet unutturulduğunda yerine yenisinin getirildiği yazılmıştır. Yani, Kur’an’ın yazarına göre bir ayetin unutulması da Allah’tandır.

    Deve Eti Tevrat’ta haram, Kur’an’da helal:

    Tevrat’ta deve eti yemek yasaklanmıştır.

    Levililer/ 11-4. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır.

    Ama Kur’an, bu yasağı müslümanlara kaldırır ve tırnaklı hayvanların sadece Yahudilere haram kılındığını yazar.

    Enam-146. Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.

    Tanrı sadece bir millete (kızdığı için) yiyecek yasağı koyup diğer milletlere serbest bırakır mı?
    Şimdi düşünelim. Allah’tan geldiğine inanılan bir kitapta:
    “Türklere yumurta yemeyi yasakladık” gibi bir ayet olur mu?
    Herkese serbest olup ta Türklere yasak olması mümkün mü?
    Anlaşılan odur ki deve etinden vazgeçmeyeceği bilinen Kureyşliler nedeniyle, Tevrat’taki deve eti yasağına karşı böyle bir gerekçe sunulmuştur.
    Çünkü Yahudiler İbrahim’in, Yakup’un ve diğerlerinin deve eti yemediğini, haram kılındığını, kutsal kitaplarında böyle yazdığını söyleyerek deve etini helal kılan Muhammed hazretlerine “Sen İbrahim'in tevhid dinini getirdiğini söylüyorsun ama o senin gibi deve eti yemezdi, çünkü haramdı." diye itiraz etmişlerdi. Bu itiraza aşağıdaki ayetle yanıt verilmişti:

    Ali İmran-93. Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat'ı getirip okuyun."

    Tevrat getirilip okunduğunda sadece Levililer’de değil, Yasa’nın Tekrarı’nda da deve eti yasağı geçtiği görülür:

    14-7. Ancak geviş getiren, çatal ve yarık tırnaklı hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve, tavşan, kaya tavşanı. Bunlar geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılırlar.

    Bu durumda hangisi doğrudur? Tevrat’mı yoksa Kur’an mı?

    Yahudi mi, Musevi mi?

    Enam-146.“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık.” ayetinde bir başka önemli nokta da bir kavim adının, bir din mensubu adı olarak kullanılmasıdır. Halbuki o dönemde bile hem Yahudi hem de Hristiyan olanlar çok. Madem ki "Hristiyan" yani "İsacı" diyor, "Musevi" yani "Musacı" da denebilirdi. Bu genelleme yanlıştır. Etnik köken ile, mensup olunan din ismi aynı tutulmuştur. Müslümanlara nasıl Araplar denemezse Musevilere’de Yahudiler denilmemesi gerekir.

    Günümüzde de Yahudi olanlar içinde ateist, dinsiz, Hristiyan, Müslüman, Budist vardır. Tevrat’ta yazılanlar bu Yahudileri bağlamaz. Deve eti de yerler, domuz eti de. Hele Marks ve Einstein gibi Yahudilerin dini önemsemediklerini bilmeyen yoktur.
    Ayrıca Musevilik Yahudilere has bir din olsa da, tarihte Yahudilerin dışında da Museviliği seçenlerin örnekleri vardır ki bunlardan en önemlisi Hazar Türkleridir. Etnik kökenleri Türktür ama dinleri Museviliktir. Dolayısıyla bunlara Kur’an’daki gibi Yahudi denmesi yanlış olur.

    Günah Çıkartma mı?

    Tevbe-102. ( Münafık Araplardan) Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
    103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.
    104. Bilmezler mi ki, Allah'tır kullarından o tövbeyi kabul eden, o sadakaları alan. Ve Allâh, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.

    Günahlarını itiraf edip tevbe edenlerden, günahlarından arınması için sadaka alınmasının, Hristiyanlıktaki günah çıkartmaktan ne farkı var?
    Hacca gitmekle dahi günahların affedildiğinin söylendiği İslam’ı göz önüne aldığımızda;
    Bu durumda hangisi doğru?
    Sadece Hristiyanlıkta günah çıkartma olduğu mu? Yoksa;
    Hristiyanlıkta da, İslam’da da günah çıkartma olduğu mu?

    İblis melek mi, cin mi?

    Bakara-34. Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn.

    Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O direndi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

    Ayeti ilk kez duyan birisinin, İblis’in meleklerden biri olduğunu düşünmesi gayet doğaldır.
    Ama aşağıdaki ayette İblis’in cinlerden olduğu yazılıdır.

    Kehf-50. Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, kâne minel cinni fe feseka an emri rabbih, e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv, bi'se liz zâlimîne bedelâ.

    Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!

    Kur’an’da “Kane” sözcüğü “.idi, oldu” anlamında kullanılır. Bakara-34’de “ kane minel kafin” ifadesi “kafirlerden oldu” diye çevrilirken, Kehf-50’de “kane minel cinni” ifadesi “cinlerdendi” diye çevrilir.
    Halbuki “cinlerden oldu” şeklinde çevrilmiş olsaydı; İblis’in daha önce melek olduğu ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı anlamı çıkacaktı. Nitekim Hristiyanlıkta şeytanların düşmüş melekler olduğuna ve İblis’in de bunların en büyüğü olduğuna inanılır.

    Bu durumda hangisi doğrudur? Kur’an’a göre, İblis melek miydi, cin miydi?

    Meleklerden peygamber olur mu?

    Muhammed'e inanmayanlar " Elçi olarak bize bir melek gelmesi gerekmez miydi" derler. Buna ayetle şu yanıt verilir:

    İsra-95. De ki: "Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine), yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik."

    Mantıklı. Dünyada insanlar yaşadığına göre melekten peygamber olmaz.
    Meğer öyle değilmiş. İsra-95'de melekten peygamber olamayacağı söylenirken bakın aşağıdaki ayette ne diyor:

    Hac-75. Allah, meleklerden ve insanlardan peygamberler seçmiştir; şüphe yok ki Allah, duyar, görür.

    Bir ayette melekten peygamber olmadığı, diğer ayette ise olduğu anlaşılıyor. Hangisi doğru acaba?

    Allah'ın velisi var mı yok mu?

    İsra-111. Ve de ki: "Hamd, allah'adır. O çocuk edinmemiştir, yönetimde ortağı yoktur ve zilletten ötürü bir velisi de yoktur." O'nu tekbir ile yücelt.

    Ayette açık olarak Allah’ın bir velisi yani dostu, yardımcısı olmadığı belirtiliyor.
    Peki gerçekten öyle mi? Bir de aşağıdaki ayete bakalım:

    Yunus-62. İyi bilin ki; Allah velilerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar!

    Bu durumda hangisi doğrudur dersiniz? Allah’ın velisi var mı, yok mu?

    Allah yardıma muhtaç mıdır?

    İhlas-2. Allah eksiksiz, sameddir. (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir.)

    Ayette geçen “samed” sözcüğünün çevirisi doğruysa eğer, “Melekler bir ihtiyaç sebebiyle yaratılmış değiller midir? Allah’a yardımcı olmazlar mı?” sorusu da yerinde olur. Ama aşağıdaki ayet bu soruya da gerek bırakmamaktadır:

    Muhammed-7. Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.

    Sadece melekler değil, insanlar da Allah’a yardım edebilirmiş.

    Öyleyse hangisi doğru? Yardıma ihtiyacı olduğu mu, olmadığı mı?

    Peygamberler arasında üstünlük farkı var mı, yok mu?

    Bakara-253. İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.
    İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir.

    Ayet çok açık. Peygamberlerin bir kısmı diğerlerine üstün kılınmış. Bir de şu ayete bakalım:

    Bakara-285. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır” dediler.

    İlk ayette ayrım var ama sonrakinde “ayrım yapmayız” deniyor. Hangisi doğru?
    Yoksa Allah “Ben ayrım yaptım ama siz yapmayın.” mı demek istemiş?

    Kur’an, Mekke ve çevresi için mi, tüm dünya için mi?

    Aşağıdaki ayet, Kur’an’ın Mekke ve çevresindekiler için indirildiğini yazar.

    Enam- 92. İşte bu (Kur'an), Ümmü'l-kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.

    Halbuki İslam’da Kur’an’ın tüm insanlığa gönderildiğine inanılır. Şu ayet de öyle der:

    Kalem-52. Halbuki o (Kur’an), alemler için zikirden (öğütten) başka bir şey değildir.


    Dinde zorlama var mı, yok mu?

    Mekke döneminde, putperestlerin egemenliği altında iken “dinde zorlama olamaz” denir. (Bakara-256)
    Kafirun suresinde de “Sizin dininiz size, benim dinim bana” denilir.
    Bu ayetler din özgürlüğü, inanç hoşgörüsü olarak yorumlanır. Bir başka ayet:

    Gasiye-22. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.
    Ama Medine döneminde, putperest egemenliğinden kurtulunca emirler de değişir:

    Bakara-193. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.

    Nisa-84. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.

    Tevbe-29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

    Son ayette görüldüğü gibi kendisine inanmayanlarla boyun eğene ve cizye verecek kadar alçalana kadar savaşılması emrediliyor.
    Bu durumda hangisi doğru? Dinde zorlama olmadığı mı, yoksa yeryüzünde İslam egemen olana kadar zorlanması, savaşılması gerektiği mi?

    SONUÇ:

    Apaçık olduğu yazılan Kur’an’da aynı konuya değinen birçok ayette insanları çelişkiye düşürecek, birbirinden farklı mesajlar vardır. Hangisinin doğru olduğuna İslam alimleri dahi karar verememiş, kendi aralarında ihtilafa düşmüştür. O nedenle, İslamcı yazarların, ilahiyatçıların, meal ve tefsircilerin farklı yorum ve iddialarla çekiştiklerine tanık oluruz.
    Bu günümüze özel bir durum da değildir, ta başından itibaren ayetlerin yorumlanmasında ayrılıklara düşüldüğü görülür. Bu ayrılıklar birçok İslam aliminin kafir olarak nitelenmesine ve öldürülmesine kadar varmıştır ki bunun en iyi örneği Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı azam Ebu Hanife’dir.
    Allah’tan geldiği öne sürülen diğer kitaplarla arasında varolan muazzam çelişkiler, diğer kitapların tahrif edildiği iddiasıyla bertaraf edilmeye çalışılır. Fakat kendi içindeki çelişki ve tutarsızlıklara böyle bir iddiada bulunulamayacağından; ya çelişkiler kabul edilmez ya da çelişki gibi görülen ifadelerin böyle görülmesinin çeşitli sebepleri olduğu iddia edilir. Öne sürülen sebeplerin başında ayetleri herkesin anlayamayacağı, inanmayanlara ayetlerin farklı görüleceği, ayetleri anlamada dil yetersizliği olduğu ve eski Kureyş dilinin bilinmesi gerektiği gelir.
    Diğer taraftan da ayetlerin evrensel olduğu ve her çağda geçerli olduğuna inanılır. Bir yandan Allah’ın gönderdiği öne sürülen kitabın anlaşılmasındaki yetersizliklerden, zorluklardan söz edilirken, diğer yandan hükümlerinin evrensel olduğunu iddia etmek de bir çelişki değil midir?

    Gönderilme amacı insanları doğru yola çağırmak ve öğüt vermek olarak yazılan kitapta, insanların bir kısmının bu kitabı anlamaması için kalplerinin mühürlendiğini yazması ne derece tanrısaldır?

    İsra-46. Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyarız. (…)

    Bu ve benzeri ayetlerde görülmektedir ki Allah, herkesin Kur'an'ı okuduğunda anlamasını istememektedir. Neden?

    Sebep, Muhammed hazretlerinin kendisine inanmayanların inanmama sebebinin, kendi inandırıcılığındaki eksiklikten değil, onların inanmasını engelleyen Allah'tan kaynaklandığını öne sürmesi olabilir mi?

    Örneğin, müslüman olmayanlar arasında birçok değerli, saygın, iyi insan vardır. Ama Muhammed hazretlerinin peygamberliğini kabul etmemektedirler. Yani, saflar karışıktır. Bir tarafta iyiler, diğer tarafta kötüler şeklinde net değildir. Ebu Talib gibi tüm toplumdan hürmet gören saygın bir insan karşı taraftadır ve üstelik bu insan kendisini büyüten, koruyan en sevdiği amcası, Hz.Ali’nin babasıdır.
    Bir peygamber, nasıl olur da haklılığını kanıtlayamaz, en yakınındaki insanı ikna edemez? Bu nasıl izah edilebilir? Bunun izahı ancak Allah’ın dilediğine hidayet verdiği iddiasıyla yapılabilmiştir. İnanmasını istemediğinin kalbini mühürlediği şeklinde açıklanmıştır.
    Ele aldığımız çelişkilerin çoğu, Muhammed'in peygamberlik iddiası sırasında kendisine inanmalarını söylediği kitleler tarafından da görülüyor, biliniyordu.
    Muhammed daha egemen değilken, Kur'an'ı yazmaya devam ederken, düşünce ve inançlarını ifade etme özgürlüğünü henüz kaybetmemiş olanlar, ayetlerdeki hata ve çelişkileri gördükçe Muhammed'e itiraz edip, bunların Allah’tan olamayacağını, ayetleri kendisinin uydurduğunu söylüyorlardı.
    Çelişki ve hataların mantıklı bir izahı yerine Muhammed'den gelen yanıt şöyleydi:

    "Uydurdumsa ben uydurdum, bu suçsa eğer benim suçum. Size ne? Siz kendi suçlarınıza bakın."
    Bu yanıtının da Allah’tan geldiğini söylüyordu:

    Hud-35. Onu (Kur’an’ı) uydurduğunu mu söylüyorlar? De ki: Onu uydurduysam eğer benim suçum, ben sizin suçlarınızdan uzağım.

    Muhammed hazretleri bu konuda haklı mı acaba? “O, uydurduysa da Putperestlerin, Yahudilerin, Hristiyanların önceki uydurduklarının üzerine ilave etti. Asıl uyduranlar öncekiler olduğundan öncekilerin suçları daha fazla.” diye düşünülebilir. Hangisi doğru dersiniz?

    Tarih: , 4/6/2009 Kategori: Din
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    ÇELİŞKİLER-2


                                                            HÜKÜMSÜZ AYETLER

    Bir iktidar düşünelim;
    Bir dediği diğerini tutmayan, dün söylediğini bugün değiştiren, yarın ne diyeceği belirsiz olan, uygulamaya aldığı birçok projeyi yarıda bırakıp farklı uygulamalara geçen…
    Böyle bir iktidara güven duyulabilir mi? Tutarlı, istikrarlı olduğu söylenebilir mi?
    Aldığı kararların, çıkardığı kanunların her çağda geçerli olabileceği düşünülebilir mi?
    Savaş ve ekonomik kriz gibi olağanüstü durumlar haricinde elbette bu tutarsızlıkları normal karşılanamaz.
    Peki ya Allah’ın gönderdiği öne sürülen ayetlerdeki hüküm değişiklikleri?
    İktidarlar, neticede insanlardan oluşuyor ve hata yapabilirler ama tanrıya hata yakıştırmak mümkün müdür?
    Önceki kitaplarda yazılanlarla çelişen ayetlere itiraz edilmesi üzerine, şu ayetle itirazcılara yanıt verilir:

    Bakara/ 106. Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?

    Kur'an, ayetlerin değiştirilebileceğini söylüyor. Peki değiştirilmiş midir?
    Hem de bol miktarda. Aşağıdaki ayet bunu doğruluyor zaten;

    Nahl/ 101. Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler Peygambere: “Sen, ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler.

    Ayetler değiştirilmiş ki Muhammed hazretlerine itiraz ediyor ve "Bunları sen uyduruyorsun" diyorlar.
    Kur’an gökten zembille inmiş değil. Bir seferde yazılmış bir kitap da değil. Muhammed hazretlerinin peygamberliğini ilan etmesinden ölümüne kadar olan 23 yıl boyunca gelişen olaylara göre yazılmış ve duruma göre kimi ayetleri daha sonra değiştirilmiş bir kitap. Şimdi hükümleri kaldırılan ayetlere birkaç örnek verelim:

    1- Bir Müslüman kaç kafire bedeldir?

    Enfal-65. Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. Sizden yirmi sabırlı kişi olsa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden yüz kişi de kâfirlerden bin kişiye üstün gelir; çünkü onlar anlayıştan yoksun bir güruhtur.

    Bu ayeti okuduğunuzda geçerli olduğunu düşünmeyin. Çünkü değişmiştir. Bu ayeti hükümsüz kılan ayet:

    Enfal-66. Şimdi ise Allah sizde bir zaaf bulunduğunu bildiği için, yükünüzü hafifletti. Bu durumda, sizden sabreden yüz kişi olursa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden bin kişi de Allah'ın izniyle iki bin kişiyi mağlûp eder. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

    2- Soru sormanın bedeli sadaka takdimi olursa:

    Mücadele-12. Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman özel görüşme sadakası takdim ediniz. Bu sizin için daha hayırlı ve temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, artık Allah bağışlayan ve merhamet edendir.

    Ayetteki sadaka şartından dolayı kimse soru sormaya gitmeyince, aşağıdaki ayetle bu şart kaldırılmıştır:

    Mücadele-13. Özel konuşmadan önce sadaka vermekten korktunuz da mı bunu yapmadınız? Yine de Allah sizi bağışladı. Siz de namazı dosdoğru kılmaya bakın, zekâtı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Zira Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

    3- İslam’ın amentüsü doğru mu?

    Nisa-78. Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!

    Ayette iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan olduğu söyleniyorsa da yanılmayın, çünkü değiştirilmiştir:

    Nisa/ 79. Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir.

    4- Peki Müslüman olmayıp, tek tanrıya ve ölümden sonra yaşama inananların durumu ne olacak dersiniz?

    Bakara-62. Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.

    Bu ayete bakarak başka dinden olsa bile iyi insanların cennete gideceğini düşündüyseniz yanılıyorsunuz:

    Ali İmran-85. Kim İslam'dan başka bir din ararsa bilsin ki; (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.

    5- Kur’an’a göre miras paylaşımında vasiyetin geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Bakara-180. Sizden birisine ölüm yaklaştığında, eğer ardında mal bırakacaksa, vasiyet etmek farz kılındı. Bu vasiyetin anne ve baba ile akrabaya uygun şekilde yapılması gerekir. Bu, takvâ sahipleri üzerine bir borçtur.

    Bu ayete göre vasiyetin farz olduğunu ve bir Müslüman öldüğünde bıraktığı vasiyetin geçerli olduğunu düşünüyorsanız aldanırsınız. Ne vasiyet ederseniz edin hükmü yoktur. Miras paylaşımı aşağıdaki ayetlere göre yapılır:

    Nisa/ 11-12. Allah size evlatlarınızın miras taksimini şöyle emrediyor: Çocuklarınızda, erkeğe iki kadın payı kadar, eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden de fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi ve eğer bir tek kadın ise o zaman ona malın yarısı vardır.... (diye devam ediyor)

    Bazı hadislere göre ise mirasın 1/3’ü vasiyet kapsamına alınabilir. Yani, hadisler de ayetleri neshetmektedir.

    6- Sizce ilk Müslüman kimdir?

    Enam-163. O'nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim."

    Yukarıdaki ayet, Muhammed hazretlerinin ilk müslüman olduğunu belirtir ama hükümsüzdür.

    Araf-143. "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben müminlerin ilkiyim," dedi.

    Yukarıdaki ayet de Musa'nın ilk müslüman olduğunu belirten ayettir ve o da hükümsüzdür.

    Her iki ayeti de hükümsüz kılan ayet:

    Ali İmran- 67. İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyandı. Fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi.

    İbrahim, Muhammed'den de, Musa'dan da önce yaşadığına göre müslümanlığı onlardan öncedir. Adem, İdris, Nuh gibi İbrahim’den önce yaşamış olan peygamberlerin Müslümanlık sırasının ise hesaba katılmadığını görüyoruz.


    7- Ganimetler kimin?

    Enfal-1. Sana, ganimetlere dair soru sorarlar, de ki: Ganimetler Allah'ın ve Peygamberindir. İnanıyorsanız Allah'tan sakının, aranızdaki münasebetleri düzeltin, Allah'a ve Peygamberine itaat edin.

    Ama Araplar savaş ganimetinin tadını almışlardır bir kere. Özellikle Bedeviler ganimet olmadan savaşmaya yanaşmazlar. İslam peygamberini bu konuda sıkıştırırlar ve sonuca da ulaşırlar:

    Enfal-41. Eğer Allah'a ve hakkı batıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamber'in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye Kadir'dir.

    8- Cennetin genişliği ne kadar?

    Ali İmran-133. Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah'tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun!

    Cennetin genişliğini "göklerle yer kadar" şeklinde ifade eden bu ve benzeri ayetleri düzelten ayet:

    Hadid-21. Rabbinizden bir mağfirete; Allah'a ve peygamberine inananlar için hazırlanmış olup, genişliği gökle yer kadar olan cennete koşuşun.

    Demek ki cennetin genişliği göklerden yere kadar değil, gökten yere kadarmış.
    “Gökle yer arası”nın ne demek olduğu ise ayrı bir makale konusu.


    9- Dünya mı önce yaratıldı yoksa evren mi?

    Bakara-2. O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı . Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.

    Ama “Nasıl olur da evrenden önce dünya yaratılmış olabilir?” demeyin. Bu ayetin artık hükmü kalmamış, düzeltilmiştir. Yerine geçen ayet:

    Naziat/ 27-30. Sizi yaratmak mı daha zor, göğü mü? Allah onu bina etti. Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü çıkardı. Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.

    10- Allah’tan başka şefaatçi olacak mı?

    Kur’an’ın birçok ayetinde “Allah’tan başka şefaatçi olmadığı” ifadesine rastlayabilirsiniz. Örneğin;
    Enam-51. Kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab'lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur'an ile) uyar.

    Ama bu ayetler sizi yanıltmasın. Allah’tan başka şefaatçi vardır. Doğrusu aşağıdaki ayettir:

    Meryem-87. Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.

    SONUÇ:

    Kur’an, incelendiğinde görülecektir ki bu verdiğimiz örneklere benzer nitelikte çok sayıda ayet vardır. Bilhassa Mekke dönemi ayetleri ile Medine dönemi ayetlerinde bu fark bariz olarak görülür. Bu çelişki ve tutarsızlıkların nedenini Tanrı’ya-Allah’a bağlamak mümkün değildir. Kur’an’daki çelişkilerin nedenlerini Tanrı’da değil, Kur’an’ı hazırlayanlarda, Muhammed hazretlerinin düşünce ve davranışlarında, mantığında ve değişen yaşam koşullarında aramak gerekir. 23 yıl boyunca devam eden Kur’an yazımında, her insanın 15-20 sene önceki farklı ortam ve olayda ne yazdığını hatırlaması mümkün değildir. Daha önce yazdıklarını kontrol etmesi de mümkün olmayabilir. Ya da daha önce böyle yazmış olsa bile gelişmeler, olaylar o yazdığını değiştirmek zorunda bırakabilir. Ayetleri incelerken, yazılma sebepleri ve yaşanan olaylar ile birlikte incelenirse görülecektir ki; bir kısım çelişkiler onun günlük siyasetinin gereksinimlerini kendi içinde bulunduğu koşullara uydurmaya çalışmasından, bir kısım çelişkiler güçsüz durumdan güçlü duruma geçmiş olmasından, bir kısım çelişkiler unutkanlığından, bir kısım çelişkiler uğradığı başarısızlıkların sorumluluğundan kurtulma çabasından, bir kısım çelişkiler bilgi eksikliği veya yanlışlığından, bir kısım çelişkiler de başka kaynaklardan duyup öğrendiklerini birbirine karıştırmasından ya da kendince değiştirerek aktarmış olmasından doğmuştur.

    Kur’an’daki bu tutarsızlıklar mezheplere de yansımış, ayetleri kendilerine göre yorumlamış, hükümlerde değişiklik yapmaya kadar ileri gitmişlerdir. Örneğin; Kur’an’da zinanın cezası 100 sopa iken, Şiiler zinanın cezasının recm olduğunu, Kur’an kitap haline getirilmeden önce, recm ile ilgili ayeti bir keçinin yediğini öne sürerler. Bu yüzden Nur-2 zina ayetini uygulamak yerine, recm hadisleriyle hükmeder ve zina yapanı taşlayarak öldürürler.
    Bir başka konuda ise tersi bir tutum içindedirler. Sünniler, Kur’an’da Mut’a nikahını ifade eden ayetin hadisle hükümsüz kılındığını ileri sürerler. Şiiler ise ayetin geçerli olduğuna inanarak mut’a nikahını caiz görürler.

    Nisa-24. (Savaşta tutsak olarak) ellerinize geçen câriyeler dışında, evli kadınlarla evlenmeniz de harâmdır. Bunlar size Allâh'ın yazdığı yasaklardır. Bunlardan ötesini, iffetli yaşamak, zinâ etmemek şartıyle mallarınızla istemeniz, size helâl kılındı. O halde onlardan yararlanmanıza karşılık, kesilen ücretlerini bir hak olarak onlara verin. Hakkın kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda üzerinize bir günâh yoktur. Allâh bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.

    Bu ayette anlatılan geçici evlilik türü, hadislerde Mut’a nikahı olarak geçer. 1 saatlik de olabilir, 1 günlük ya da daha fazlası da. Bir avuç hurma karşılığında birkaç gün bir kadınla beraber olunduğuna dair hadisler vardır. Bu ayeti hükümsüz kılan bir başka ayet yoktur. Ama ayetin hadisle hükmünün kaldırıldığı öne sürülür. Öyle ki “Mut’a nikahı leş, kan ve domuz eti yemek kadar haramdır.” denilerek Kur’an ayetine atıfta bulunulur. Yani, Allah’ın gönderdiğine inanılan ayet, kul sözüyle hükümsüz bırakılır.

    Bazı ayetler aradan yıllar geçtikten sonra değiştirilmişken, bazı ayetlerin aynı yıl içinde, ya da bir olayın hemen ardından birkaç gün zarfında değiştirildiği görülür. Örneğin Enfal-65 ayeti, Uhud Savaşından önce yazılmış olup, savaşta bozguna uğranılması üzerine, yerine Enfal-66 ayeti gönderilmiştir. Değiştirilme nedeni olarak da müslümanların zaafı gösterilmiştir. Çünkü Uhud Savaşında müslüman okçular Kureyşli kadınların hilesine kanmış, savaşmayı bırakarak eteklerini kaldırıp tepeye doğru kaçışan kadınları ganimet olarak kapma hevesine kapılmışlardı. Bu hile ile Kureyşliler savaşı kendi lehlerine çevirmiş ve kazanmışlardı. Bu ayetlerde Allah, geleceği bilmeyen, insanlardaki zaafı göremeyen bir tanrı konumuna düşürülmüştür.

    Ama öyle ayet de vardır ki hükmü kaldırılmasa da, yazıldıktan hemen sonra değişikliğe uğramıştır. Abese suresinde peygamberin yüzünü ekşittiği gözleri görmeyen âmâ ile ilgili bir ayet daha var. Nisa-95 ayetinin “mazereti olanlar müstesna” kısmı bu âmâ sebebiyle ilave olunmuştur. Bakın nasıl:

    Peygamber evinde birkaç kişi ile otururken vahiy gelir. Nisa-95' dir gelen ayet ve savaşa gitmeyen, savaştan kaçanlar hakkındadır.
    ”Mü'minlerden,oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir.”
    diye başlayan ayeti vahiy katibine yazdırır.
    O sırada âmâ Abdullah Ümmü Mektüm gelir ve ayeti duyunca; " Benim de gözlerim görseydi ben de savaşa katılırdım ya resulallah, benim gibi mazereti olanların durumu ne olacak?” diye sorar. Bunun üzerine Muhammed hazretleri vahiy katibine “Ayete bunu da ilave et” der: “Mazereti olanlar müstesna”

    Buhari, Cihad 31, Tefsir, Nisa 18, Fezailu'l-Kur'an 4; Tirmizi, Cihad 1 (1670), Tefsir, Nisa (3034); Nesai, Cihad 4, (6, 10).


    Tarih: , 26/5/2009 Kategori: Din
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    ÇELİŞKİLER-1


                                        KUR'AN ALLAH KELAMI MI?

    Bildiğiniz gibi İslam’a göre Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur Allah tarafından gönderilmiştir. Bunlardan Kur’an dışındaki kitapların yazımı, geçmiş zaman anlatımı şeklindedir. Kur’an ise Allah’ın hitabı biçiminde yazılmıştır. Allah’ın sözlerinin, emir ve öğütlerinin Cebrail adlı melek vasıtasıyla ve vahiy yoluyla peygambere iletildiğine inanılır. O yüzden “Kur’an Allah kelamıdır” denir. Allah’a ait olmayan sözler ise “kul” veya “kâle” yani “de ki” veya “dedi ki” sözcükleriyle belirtilmiştir. Bundan dolayı birçok ayet “de ki” anlamına gelen “kul” kelimesiyle başlar. Örneğin: “De ki; ‘Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” cümlesinden anlarız ki “de ki” diyen Allah, “Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” dedirtilen peygamberdir. Ne var ki bunun gibi bazı ayetlerin Allah’a ait olmadığı açıkça belli iken “de ki” sözcüğünün kullanılmadığını görürüz. Bu tür ayetlerin bazı meallerinde “de ki”sözcüğü parantez içinde verilmiştir. Bazı mealciler ise sanki Arapçasında gerçekten yazılıymış gibi paranteze dahi gerek duymadan “de ki” sözcüğünü eklemişlerdir. Bu müdahaleler, ayetlerdeki eksikliği kamufle etme amaçlıdır. Şimdi bu hataları görelim:

    Fatiha suresi Allah’a yapılan bir duadır. Dolayısıyla “deyin ki” kelimesiyle başlamalıydı. Kur’an’ın son iki suresi olan Nas ve Felak sureleri de duadır ve “de ki” ile başlar. Fatiha suresinin başında olmasa bile 5. ayetinde “kûlû” yani “Deyin ki” sözcüğü muhakkak kullanılmalıydı.

    Fatiha/ 5-7. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğramış, sapmış olanlarınkine değil.

    Görüldüğü gibi ayette Allah’a sesleniş, Allah’a yakarış vardır. Dolayısıyla ayette seslenen Allah değil, insandır. Ama “Deyin ki” sözcüğü olmadığından Allah kendisine dua etmiş gibidir. Hadi diyelim ki Fatiha Kur’an’ın açılış suresidir, bir önsöz gibidir, o nedenle “deyin ki” denmesine gerek duyulmamıştır. Peki ya diğer ayetlerdeki eksikler? Şimdi de aşağıdaki ayetlerde hitap edenin kim olduğunu görelim:

    Hud-2. Allah'dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size O'nun tarafından müjde vermek ve uyarmak için gönderilmiş gerçek bir peygamberim.

    Zariyat-51. Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size O'nun tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

    Bu ayetlerde anlaşılacağa üzere konuşan Muhammed hazretleridir. İnsanlara kendisinin peygamber olduğunu iddia etmektedir.

    Şura-10. Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. (De ki) İşte bu, Rabbim Allah'tır. Yalnız O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yöneliyorum.

    En’am-104. Rabbinizden size muhakkak ki deliller gelmiştir. Artık kim gözünü açar görürse kendi lehine, kim de hakkı görmeyip batılı seçerse kendi aleyhinedir. (De ki) “Ben sizin üzerinizde bekçi değilim.”

    Bu iki ayette de konuşan Muhammed hazretleridir. Görüldüğü gibi “de ki” sözcükleri kullanılmadığından mealciler parantez içerisinde göstermek zorunda kalmışlardır.

    Tevbe-30. Yahudiler, "Uzeyir Allah'ın oğlu" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih Allah'ın oğlu", dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkara sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!

    Bu ayette geçen “kâtelehumullâh” ın asıl anlamı “Allah onları öldürsün, katletsin” dir. Bunu Allah’tan isteyenin Allah olamayacağı açıktır.

    Bu örneklerden şu sonuçlar çıkarılabilir:

    1- Kur’an, Tanrı sözü değildir. Hz. Muhammed kurgulayıp yazmış, fakat birkaç ayette gaf yapmış 'de ki' ekini kullanmayı unutmuştur.

    2- Kur’an, derlenip toplanırken hata yapılmış, bazı ayetler eksik yazılmıştır.

    3- Kur’an’a Hz. Muhammed’den sonra Halife Osman ve Emeviler döneminde müdahale edilmiş, ayetler tahrif edilmiştir.

    Tabi bunlara “Allah, anlaşılacağını düşünerek ‘de ki’ demeye gerek duymamış olabilir” veya “Allah bu tür eksiklerle insanları sınamış olabilir” türünden yanıtlar da verilebilir. Bu tür yanıtlar, eksikliği, hatayı tanrıya havale etmek olur ki buna katılmak mümkün değildir. 2 ve 3 şıkları ise Hicr-9 ayetinde belirtilen “Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” ayetine ters düşer. Bu durumda 1 şıkkının doğru olduğu, Kur’an’ın Allah sözü değil, Hz. Muhammed’in kurgusu olduğu ortaya çıkar.

    Şimdi de Kur'an'ın Allah hitabı olmadığına dair farklı bir örnek verelim:
    Bu örnekle göreceğiz ki Muhammed hazretleri, kimi zaman Allah'ı, kimi zaman melekler adına Cebrail'i, kimi zaman da peygamberleri konuşturan bir kurguyla Kur'an'ı yazmıştır. Onları konuştururken Kur'an'da 300’e yakın "de ki" öneki kullanmıştır ki kendisinin yazdığı anlaşılmasın, Allah sözü olduğuna inanılsın. Ama bazı ayetlerin kurgusunda hata yapmış, “de ki” kullanmayı unutmuş ya da hatalı kullanmıştır veya kullanmayı becerememiştir.

    En'am-114. Allah'tan başka bir hakem mi arayayım ki size, her muhtaç olduğunuz şeyi bildirip açıklayan kitabı, o indirmiştir? Kendilerine kitap verilenler de bilirler ki o, senin Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiş bir kitaptır; artık şüphe edenlerden olma.

    Meryem-64. Biz, ancak Rabbının emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bu ikisi arasındaki her şey, O'nundur. Ve Rabbın unutkan değildir.

    Enam-114 ve Meryem-64. ayetten önceki ve sonraki ayetlere bakıldığında bu cümlelerin kime ait olduğuna dair bir belirteç yoktur.
    Enam-114’te ”Size Allah’tan başka bir hakem mi arayayım” sözünden sonra “Senin Rabbin tarafından indirilmiş” sözü ile konuşturulanın melek Cebrail olduğu ve Muhammed hazretlerine hitap ettiği açıkça bellidir.
    Meryem-64’te ise "Biz ancak rabbinin emriyle ineriz" sözü melekler ya da melekler adına konuşan Cebrail'e söyletiliyormuş gibi yazılmıştır. Ama Allah'ın kelamı dediği kitapta Muhammed hazretleri bunu belirtmeyi becerememiş ya da hata dikkatinden kaçmıştır.

    Zümer-10. De ki: 'Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir.' (de ki fazla)

    Bakara-97. De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” (de ki fazla)

    Zümer-10 ve Bakara-97 ayetlerinde dikkat edilirse “de ki” sözcüğüne gerek yoktur ama kullanılmıştır. Zümer-10’da “de ki” sözcüğü olduğunda Muhammed hazretlerinin Müslümanlara “kullarım” diye seslendiği anlaşılmaktadır. Halbuki “de ki” olmasaydı hitap eden Allah olacak ve bir anormallik görünmeyecekti.

    Bu gaflara karşı, verilen yanıtlardan biri “Kur'an'da kimi ayetlerin Cebrail'in sözü olduğu” hatta “Kur'an'ın Allah'ın, Cebrail'in ve peygamberin ortak ürünü” olduğudur. Bakara-97 ayeti bu iddiaları çürütür. Ayetten Cebrail'in, Kur'an'ı peygamberin kalbine indirdiğini, dolayısıyla 23 sene boyunca zırt pırt 50.000 yıllık yolu katetmediğini, olaylara-durumlara göre sırası geldiğinde peygamberin ayetleri kalbinden (beyninden) ortaya döktüğünü anlıyoruz.

    Bakara-97 ayetinde "de ki" öneki kullanıldığında ayet şöyle olmalıydı:

    De ki: "Her kim Cebrail'e düşman ise, bilsin ki o, Allah'ın izni ile Kur'an'ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü'minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak benim kalbime indirmiştir.

    Ama Kur’an’da “senin kalbine indirmiştir” yazılarak hata yapılmıştır.

    Muhammed hazretleri, Tevrat ve İncil’in 3. şahıs ağzıyla yazılmasına nispeten çok daha inandırıcı bir kurgu ile Kur’an’ı yazmış ama yaptığı bu gaflarla açık vermiştir.

    Örneğin Zuhruf-11'de;
    "O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz" ayetini ele alalım:
    Burada "O" Allah ise, "Biz" kimdir?
    ”Biz”, melekler adına konuşan Cebrail'den başkası olamaz. Ama görüldüğü gibi meleğin konuştuğuna dair bir belirteç yoktur.

    Muhammed hazretleri, Kur'an’ı "Allah kelamıdır" diye yazmıştır. Allah'ı konuşturma sanatı ile düzenlemeye çalışmıştır. Fakat özellikle "Biz" diyen ayetlerde ya "Allah ve ekibi" olarak konuşulmaktadır ya da melekler olarak.
    Süleyman Ateş'in bu konuda görüşü "Kur'an Allah vahyi, melek sözüdür" şeklindedir.
    Ama görüyoruz ki Allah da konuşuyor, Cebrail de, Muhammed de..
    Kur’an’da sıkça kullanılan “kale” sözcüğü “dedi ki” anlamındadır. Şimdi “dedi ki” sözcüğünün kullanıldığı bir ayetteki hatayı görelim.

    Enbiya-112. Kâle rabbıhkum bil hakk ve rabbuner rahmânul musteânu alâ mâ tasıfûn.
    Dedi ki; “Rabbim hak ile hükmet. Sizin nitelendirmelerinize karşı sığınılacak olan rabbimiz rahmandır.

    Cümle kurumunun yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Edip Yüksel, bu ayetin yanlış yazıldığını, “kale” değil, “kul” olması gerektiğini söyler ve o şekilde çevirir. Muhammed Esed ise hem “kale” değil "kul" muş gibi çevirir, hem de 2. cümlede tekrar parantez içinde "de ki" kullanır. Sebebi, ayette Hz. Muhammed'in hem Allah’a hem de inanmayanlara seslenmiş olmasıdır. Böyle bir cümle yapısında "kale" yerine "kul" da kullanılsa cümle bozuk kalır. Bu ayette de cümle kurumunun çok zor olması nedeniyle becerilemediğini görüyoruz.

    Sonuç:

    Birisi çıkıp “Allah’tan bana mektup geldi” demiş olsa önce ona deli gözüyle bakmak ve kesinlikle inanmamak en doğru davranıştır. Fakat ısrarlı davranıyorsa ve insanların bir kısmı ona inanıyorsa “Acaba” diyerek doğru söyleyip söylemediği incelenebilir. Bilhassa tanrıya inanan insanlarda böyle bir eğilim doğaldır. Doğal olmayan, içinde yazılanların bir kısmı doğru diye inanılmasıdır. Ya da mektubu irdeleyip sorgulamadan mektup sahibinin kişiliğine güvenerek veya çevresinde duyduklarından etkilenerek inanmaktır. Mektup incelendiğinde içeriğindeki tek bir ‘insana mahsus’ hata dahi, mektubun tanrıdan gelmediğinin kanıtıdır. Çünkü madem ki inanılan tanrı mükemmel ve her şeyi bilen bir varlıktır, öyleyse tanrı hata yapmaz. Hele çok sayıda cümle hatası, gramer hatası varsa mektubun tanrıdan olduğunu iddia etmek normal karşılanamaz. Bu tavır zayıflıktır. Zaaflarına, çevresine, çıkarlarına mahkum kalmaktır. Kutsal olduğu, tanrıdan geldiği iddia edilen kitaplar için de bu geçerlidir. Farklı dinlerin, farklı kitapların, farklı kutsalların dünya halklarına olumsuz etkisi ortadadır. Kutsal savaşlar, dünya barışını engellemekte, insanlığı yaralamaktadır. Bu büyük, aşılmaz engelin temelinde ise mektup örneğindeki o küçük zaaf vardır. Barışın tesisi ise tüm bireylerde bu küçük zaafların tedavisiyle mümkündür. Kadim dinlerin haricinde zamanımızda da çeşitli ülkelerde ortaya çıkan meczuplar, bu tür zaafları olan kişileri aldatabilmekte, peşlerinden sürükleyebilmektedir. Sonuç ise ya toplu intihar ya da soyulmak, sömürülmek olmaktadır.


    Tarih: , 14/4/2009 Kategori: Din
    Yorum (9) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->

    M.M.S